YAVUZ TÜRK İLE ŞİİR ÜZERİNE: “Edebiyat Arızalı Yanlarımızı Gidermek İçin İcat Ettiğimiz Bir Şey”

  • 03 Mart 2018 00:00
  • 147
  • 0 Yorum
YAVUZ TÜRK İLE ŞİİR ÜZERİNE: “Edebiyat Arızalı Yanlarımızı Gidermek İçin İcat Ettiğimiz Bir Şey”

Yavuz Türk’ün Kumaş’tan (2010) sonraki ikinci şiir kitabı ‘Sonra, Doğdum’ Şubat ayında raflarda yerini aldı. Poetik Yayınevi'nden çıkan ikinci kitabı hakkında konuşurken hem şiirinden hem de varoluşun ağırlığından, zamandan, yalnızlıktan bahsettik.

Kitaba adını veren şiirle başlamak istiyorum. “Sonra, Doğdum”da bir varoluş hikâyesi okuyoruz. Doğumdan, ölümden ve yaşamdan... Felsefi bir alt metin görüyorum dolayısıyla. ‘Var olmak’ yazarken dert edindiğiniz bir mesele mi yoksa şiir yazıyor olmak bu meselenin zaten ta kendisi mi? ‘kundağı ve kefeni aynı kumaştan biçilen’in anlamlı bir varoluş serüveni sürmesi mümkün mü?

İnsan; doğduğu, doğmak zorunda kaldığı, bir bakıma da ‘bırakıldığı’ bu dünyada kendine bir varoluş amacı arayıp duruyor. Kimisi biraz daha derinlikli biçimde yaşarken bu süreci, kimisi de bu toplara çok da fazla girmeden, kendisine vazedilen, önüne konulan, etraftan gördüğü hayatı yaşamayı tercih edebiliyor. Aslında buna ‘tercih’ demek de çok mümkün değil galiba. Çünkü tercih denilen şey, insanın kendi algı düzeyi arttıkça, okudukça, yeni yerler ve başka hayatlar gördükçe, yeni düşünme biçimlerini deneyimledikçe ve kendisi gibi olmayan ne varsa onu anladıkça seriliyor insanın önüne. Dolayısıyla, tercih etmek mümkün hale geliyor. Doğmak ise, bizim esasen kendi tercihimizle olan bir vaka değil. Tıpkı cinsiyetimizi, ebeveynlerimizi, içine doğduğumuz toplumu seçemediğimiz gibi… Bu yüzden, genelde “doğdum” tabiri de hep tuhafıma gider benim. Bilincinde olmadığımız, irademiz dışında gelişen bir olayı birinci tekille anlatmak ilginç değil mi? Üniversitede okurken, Alâeddin Şenel’in Siyasal Düşünceler Tarihi kitabını okumuştuk. Kitabın iç kapağında yazarın kısa biyografisi vardı ve şöyle başlıyordu: “1941’de Kütahya’da dünyaya getirildi.” O zamanlar tuhafıma gitmişti, ama Alâeddin Hoca, belki de bu irade dışılığa vurgu yapmak için böyle girmişti biyografisine.

Diğer yandan, ontolojik meseleler sadece şiire özgü veya şiir yazarına özgü bir şey değil elbette. Bu tarz bir sıkıntısı olan kişi, bunu öykü, deneme, roman, anlatı vb. gibi edebiyatın her türüyle çok rahat yapabilir. Şiirin üzerine böyle bir şeyin fazla yapışması, galiba şiir türünün daha konsantre ve bizim memlekette haddinden fazla “romantizm” ve “hüzün” çağrıştırmasından olabilir.

Zamanla ve hafıza ile de bir derdiniz var belli ki. Tüm unutuş ve siliniş içerisinde, alıcısının tekinsizliğini bilerek bir ürün ortaya koymak, nasıl hissettiriyor?

Aslında bizzat hatırlamak ve hafıza kavramları da sık sık üzerine düşündüğüm şeyler. İnsanın kişisel tarihinde, içinden geçtiği halde hatırlamadığı, hatırlayamadığı anlar hep ilgimi çekti nedense. Hafıza, hatırlamak, unutmak, hatırlayamamak, uykuda olduğumuz bilinçdışı zamanlarımız...

Bütün bunlar, zaman algısını bizim için hem imkânlı hem de kerteriz alabileceğimiz bir referans noktası haline getiriyor. Bildiğiniz gibi, gündelik hayat içindeki bireysel saat ayarlamaları, zaman planlamaları sayesinde günü kazasız belasız atlatmaya çalışıyoruz. Oysa, hiçbir zaman algısının olmadığı, geceyi ve gündüzü saptayamadığımız bir yere bırakıldığımızda hissedilen zaman bambaşka bir hale geliyor. Veya, yaşımız ilerledikçe, yaşadığımız yeni deneyimlerin gittikçe azalması yüzünden zamanın geçişini fark edemez duruma geliyoruz: Günler birbirine benziyor artık. Hatırlamak, hatırladıklarının detaylarını hafızadan silememek ya da insanın kendine bir süre sonra yeni anılar uydurması meseleleri de hayli ilginç. Ancak bütün bunların içinde, sorunuzun ikinci bölümünde üzerinde durduğunuz mesele de var bir yanıyla…

Bugünün şartlarında, özellikle internet ve sosyal medya nedeniyle insanın hafızasında –bugün için hafifsenebilecek, fakat ileride büyük sorunlara yol açabilecek– küçük küçük gedikler açılmaya başladı. Sabah başına oturduğumuz işi bitirmek eskisi gibi kolay olmuyor. Odaklanma sorunu yaşıyoruz çünkü. Böyle bir ortamda, şiirin elbette hemen hemen hiçbir tesiri olmuyor. Çünkü şiir, edebi türler içinde okurundan azami odaklanmayı talep eden; aksi durumda kendini ele vermeyen ve lezzetini dışarı sızdırmayan bir yapıya sahip. Bununla birlikte bir roman gibi baştan sona bir kez okunup geçilecek, her roman böyle değildir tabii ki, bir özellikten çok, okurunu tekrar tekrar yanına çağırmak ister. Oysa bugünün koşullarında şiirin oturaklı üslubuna yoldaşlık edecek bir okur pek yok. Burada, “eski günler” romantizmi yapacak değilim; bu yüzden de bütün bunları aklımda tutarak şiir yayımladığımı da söylemem lazım.

Toplum ve devlet var bir de. İçinde yaşadığımız sistem –sistemden ziyade döngü demek istiyorum– tarafından bir biçimde ele geçiriliyoruz. Şiirlerinizden yükselen ‘felsefi’ isyanın kaynağı nereden geliyor? Şiirlerdeki ‘ağır’ havayı varoluşun yalnız ve ağrıyan yanına bağlayabilir miyiz?

Uyumsuzluk meselesi bende hep oldu. Olmamasını çok istediğim, buna ölümüne ihtiyaç duyduğum çok zamanlar yaşamama rağmen. Örneğin, bir iş görüşmesinde iyi bir tiyatrocu gibi rol yapabilmeyi isterdim veya inanmadığı şeyleri sabahtan akşama kadar sırıtarak anlatmak olmasa bile, ihtiyaç duyulan bir anda bunu becerebilmek. Bu zamana kadar hiçbir siyasi partiye, derneğe, örgüte, oluşuma üye olmadım; bundan sonra dahil olur muyum emin değilim. Benzer şekilde hiçbir edebi gruba da dahil olmadım. Bir grupla birlikte hareket etmek bana göre değil. Bizim edebiyat camiamızda çok sevilen usta-çırak ilişkilerine girmedim. Benden yaşça büyük bir edebiyatçıyla olan muhabbetimizin, bir noktada usta-çırak ilişkisine evrildiğini hissettiğim anda da olay yerinden uzaklaştım. Kritik bir zamanda bir söz söylenmesi lazımdı, ben bu sözün sahte olduğuna inandığım için bir türlü söyleyemedim. Bir yerde bir eylem yapılması lazımdı, eylemin saçma sapanlığı yüzünden ben hakkını vererek yapamadım. İşin doğrusu, gündelik hayat içinde, arkadaşlık ilişkilerimizi filan sürdürürken bir yerde toplumsal anlamda yapılması önerilen, tercih edilen veya daha da ötesi gereken bir şey vardı; ama ben bu edimin sıradanlığı, sahteliği vs. yüzünden bu eylemi yapmaktan hep imtina ettim.

Diğer yandan, genelde çok sakin olmama rağmen, politik meselelere veya insani birtakım şeylere bazen herkesten daha çok öfkeleniyorum. Öyle ki, sanki bu öfke, neye dönüşse yaralayıcı olacakmış gibi hissediyorum. Arkadaş, eş dost arasındaysam zaten sıkıntı yok, karşılıklı söverek bir miktar rahatlıyoruz. Ama iş, bu öfkeyi “bir şeye” dönüştürmek olunca, bunu en iyi şiirle yapabiliyorum şimdilik.

İnsanın kibirli ve ucuz, belki güce tapınan ilkel yanı sıkça vurgulanıyor şiirlerinizde. Bu açıdan ‘rahatsız edici’ bile olabilir. Siz kendi şiirinizi nasıl görüyorsunuz? Şiirle bir şey göstermek, öğretmek mümkün ya da gerekli mi?

Biraz da mesleki deformasyondan olsa gerek, ben yazdığım şiir veya metin üzerine düşünmeye çalışıyorum elimden geldiğince. Ama bu düşünme biçimi, ondan biraz daha bir şeyler çıkarma, biraz daha cilalama anlamında değil de eksiğini gediğini kapatma, arızalarını giderme gibi ilerliyor daha çok. Bu yüzden de, yazıyor olduğum şiirin doğasını az buçuk biliyorum diyebilirim. Ama işi biraz ileriye götürdüğümde, bu şiiri birkaç adım sonrasında nereye taşımalıyım, yazdığım şiirin imkânları neler, bana daha yeni ne kazandırır, beni buradan daha farklı nerelere ulaştırır gibi şiirin olanakları üzerine de düşünmeye çalışıyorum.

Öteki meseleye gelince; şiirle bir şey göstermek mümkün elbette. Ama işte o kadar. Bundan sonrası onu alımlayan kişiye kalıyor. Şiirin kullandığı yöntem veya yöntemler, insanın en dikkatini çekecek tarzlar. Şiirin binlerce yıldır kendini yeniden inşa edebilmesinin gücü de budur belki de. Şiir; işaret etmek, göstermek, acıyı yeniden kanatmak veya dağlamak konusunda insana son derece değebilen bir tür. Eski usulle, toplumcu edebiyat mantığı ile bir şey öğretilebileceğini düşünmüyorum. Ayrıca bana kalırsa bu gerekli de değil. Çünkü, ben bir şiir yazdığımda, şiirde kendi meselelerimi, sıkıntılarımı, öfkelerimi anlattığımda –“ben” figürünün veya şiirdeki “ben” imgesinin baskınlığına rağmen–, bu şiir eninde sonunda karşıdaki insanın meselelerini de anlatır hale geliyor bir noktadan sonra. Ama bütün bunları anlatırken bir çözümden çok, insan kendi arızalı yanlarını tamir etmeye çalışıyor. Edebiyatla kurulan ilişkinin kökeninde bu var bence.

Yalnızlık bir başka tema... Öfkeyle yoğrulmuş bir yalnızlık sezinledim kendi adıma.  Sizce edebiyat bu duygularla baş etmeye yardım ediyor mu?

Tam demin söylediğim gibi, edebiyat bence insanın arızalı yanları gidermek için icat ettiği bir şey. Benim açımdan böyle en azından. Ve evet, edebiyatın insanın kendiyle yaşadığı sıkıntıları gidermesi açısından epey yardımcı bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Fakat burada kastettiğim sadece metin yazmak, metin üretmek değil. Belki ondan da fazla okumak daha iyi geliyor. O yüzden ben, insanların genelde yakındıkları iki konuda kendimi rahat hissediyorum: Bunlardan biri, yalnızlık. Yalnızlık benim çok da fazla yakındığım, şikâyet ettiğim bir şey değil; bilhassa, seviyorum yalnızlığı. Diğeri de yazma sıkıntısı. Yazmakla ilgili hırslı olduğum söylenemez. Bu yüzden, yazmalıyım, metin üretmeliyim gibi takıntılarım yok. Okumak biraz daha iyi geliyor.

Son olarak evin içinden de sesler duyuyoruz, ama bu sesler çok da iç acıcı değil. Ait olmayla ilgili ne düşünüyorsunuz? Ev, mahalle, kent ait olunan yerler olabilir mi? Şiir ve edebiyat aidiyeti besleme gücüne sahip mi?

Aidiyet, insanın içinde yaşadığı, kendini var ettiği en temel meselelerden biri. Bu yüzden bir partiye üye oluruz, bu yüzden cemaatlere dahil oluruz, bu yüzden bir derneğin toplantısına katılırız ve bu yüzden edebiyat gruplarına girmeye çalışırız. Çünkü kendi başımıza çok çok güçsüz olduğumuzu biliriz ve istediğimiz şeyleri (ün, para, kariyer, karizma vb.) elde etmek adına, bir yerlerde, bir kimlik altında kendimizi ‘oldurmaya’ çalışırız. Bütün bunları eleştirmek adında söylemiyorum; aksine gayet doğal ve insani şeyler olduğunu düşünüyorum. Fakat ben, çok erken zamanlarda anladım bir ‘cemiyet insanı’ olamayacağımı.

Mahalle ve kent aidiyet hissettiğim yerlerden değil, ama ev benim için bu aidiyetlerden biri sanırım. Diğer yandan, edebiyat veya özelinde şiir insanın aidiyet duygularını besler mi bilmiyorum. Herhalde kişiden kişiye değişir. Ama çoğu durumda galiba uyumsuzluğu daha fazla tetikliyor gibi. (BK/HK)

Bu Haber Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, halklara ve inançlara saldıran, nefret suçu ve cinsiyetçi söylemler içeren, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.

Editörün Seçtikleri

Video Galeri

Arşivde Ara

Sizehaber'de Hangi Dilde Haber Yayınlansın?

  • Kürtçe
  • İngilizce
  • Diğer
  • Fransızca
  • İspanyolca
  • Almanca

Hava Durumu

Foto Galeri

Piyasa Durumu

DOLAR
r57shellr57shell