Ama neden Merkez Bankası başkanı “iktisatçı” değil? – Gökhan Gökgöz

  • 21 Nisan 2016 13:01
  • 420
  • 0 Yorum
Ama neden Merkez Bankası başkanı “iktisatçı” değil? – Gökhan Gökgöz

Merkez bankası toplumsal aktörlere bir hikaye anlatır; toplumsal aktörlerin bu hikayeye katılma oranı arttıkça, bu hikayeyi kendi ekonomik davranışları için bir referans kaynağı ya da hayattaki kendi metinleri için bir gösterge olarak kabul ettikleri ölçüde bu hikaye kurgusallıktan çıkar ve bir gerçekliğe dönüşür.

Merkez Bankası’nın yeni başkanı Murat Çetinkaya oldu. Çetinkaya, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler mezunu, sosyolojide de çift anadal yapmış; yani “pür” bir iktisatçı değil. Özellikle ana akım iktisatçılarına göre ise bu pek kabul edilebilir bir şey değil. Zira onlara göre merkez bankacılığı, ancak “yüksek matematik” ve “teknik modeller”den bahisle anlaşılabilir ve yine ancak bunun bilgisine sahip olanlar tarafından yönetilebilir bir alan. Bir parça haklılar; zira iktidarlarını tam da bu teknik dile borçlular. Toplumsal gerçekliği -ve tabii bilimi de- kompartımanlara ayıran, iktisadı toplumsal ve politik bağlamından ziyadesiyle uzakta kendi içinde bir çevrim olarak tanımlayan, tarihsel bir uğrak olarak neoliberalizmi neredeyse doğal ve normatif bir teori olarak kabul eden, en nihayetinde insanı anlamaktan ziyadesiyle uzak bir hal, hâlâ itibar görüyorsa bunu bir parça da bu teknik dile borçlu. Doğrusu “kalkınma”, “sınıf”, “tarih”, “ideoloji” kavramlarını birer “masal” olarak değerlendiren bu grubun üyeleri, medya mecralarında dolaşmayı da pek severler. Oya Köymen, bunlar için “televole iktisatçısı” diyor, medyaya ulaşamayanlar için ise Deirdre McCloskey, “kara tahta iktisatçısı”. Böylece toplumsal gerçeklik, “sınırsız ihtiyaçlar” ile “sınırlı kaynaklar” arasındaki o bilindik denkliğin yazılı olduğu o kara tahtaya sıkışıp kalır; bir kıtada obeziteyle mücadele edilirken, bir diğer kıtada yaşanan açlıktan ölümler arasındaki zamansal yakınlık da elbette. Yine bu denklem, toplumsal alanda bir “bilgi çerçevesi” olarak çalışır; sıradan hayatları içinde insanlar, kendi yoksunluklarının kaynağını buraya referansla değerlendirirler: Ya kaynaklar sınırlıdır, ya her şeye tamah ederler ya da bu ikisi arasında bir tür yeni ilişki kuracak girişimci ruhuna sahip değillerdir. İktisat ders müfredatına sızan bu dil, ideolojiktir; zira özneyi kurar, onu toplumsal uzamda belli bir yere yerleştirir. Yineleyelim, ana akım iktisada hakim bu teknik dil, ideolojik bir dildir.

Oysaki Graham Smart, bir dilbilimci, üstelik Kanada Merkez Bankası’nda çalışmış bir dilbilimci, para politikasını bir “anlatı” ve/veya bir “hikaye” olarak tanımlıyor. Bu konuda örneğin, “Storytelling in a Central Bank: The Role of Narrative in the Creation and Use of Specialized Economic Knowledge” başlıklı çalışmasına bakılabilir. Para politikasını, “anlatı” gibi antropolojik bir terimle işaret etmek, para politikasının inşasındaki matematiksel modellemeleri ve/veya finansal uzmanlığı inkar etmek değildir, o elbette var, iktisatçıların içi rahat olsun. Ancak diğer yandan bu, finansallaşma gibi kültüre gömülü, insanların gündelik pratikleri ile bile sıkı bir ilişki içinde olan bir rejimde, bütün bu niceliksel/matematiksel gündemin ancak niteliksel/dilsel/antropolojik bir alana tahvil edildiğinde anlamlı olduğu anlamına gelir. Ekonominin makro gündemi ile bireylerin en sıradan pratiklerini aynı yerde buluşturacak bir hikaye/anlatı/retorik inşası para politikasının en merkezi gündemlerinden birisi haline gelmiş durumda. Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, daha geçen hafta “herkes yeniden hikayeye inanmaya başladı” demedi mi? Yine Gezi sürecinde Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı “doların belini kıramamaktan” şikayetçi değil miydi; her şey “pür” iktisatsa neden kıramıyordu?

Yine bir antropolog, -yineliyorum antropolog- Douglas Holmes, “Economy of Words” kitabında farklı merkez bankası örnekleri üzerinden tam da bu anlatıya odaklanıyor ve bir para politikasının başarısının kamusal alanda iletişim kurma becerisine, hatta kendisini bir kamusal alan olarak kurma kapasitesine bağlı olduğunu ifade ediyor. Para politikası, birtakım iktisadi rasyoları belli bir yere sabitlemekten, kamuyla, kamunun beklentileri, sezgileri hatta arzuları ile iletişim kurmaya doğru evrilmiş durumda; “anlatı” ise bu yeni çerçevenin merkezi kategorisi durumunda. Yani merkez bankası toplumsal aktörlere bir hikaye anlatır; toplumsal aktörlerin bu hikayeye katılma oranı arttıkça, bu hikayeyi kendi ekonomik davranışları için bir referans kaynağı ya da hayattaki kendi metinleri için bir gösterge olarak kabul ettikleri ölçüde bu hikaye kurgusallıktan çıkar ve bir gerçekliğe dönüşür. Bu gerçeklik, insanların hakikat ile ilişkilerini belirler; onlara bu doğrultuda yürüyecekleri bir patika önerir, bu patika üzerinden ekonomik olgulara yaklaşmaları ve beklentilerini orada sabitlemeleri salık verilir. Merkez bankasının para politikası hikayesi bir “gerçeklik” olarak insanlara giydirilir; bu vasıtayla merkez bankası, finansallaşmanın genel eğilimlerine bükülen bir toplumsal hegemonya inşasında ideolojik bir rolü yerine getirir. Althusser’in ideolojik aygıtlarının yanına eklenmeli, Jessopvari bir “düzenleme biçimi” olarak okunmalı ya da Foucaultgil bir “dispositif” olarak düşünülmeli, hatta Bourdieugil bir “alan” olarak kurulmalı; bilemiyorum, nereden bakıyorsanız artık. Yine Christian Marazzi, “Sermaye ve Dil” adlı eserinde finansın sürekli bir veri ve bilgi iletişimini gerektirdiğini ancak bundan daha öte özellikle konuşma eylemlerine, özellikle de finans dilinin emek ve üretimler ile olan bağlantısına odaklanılması gerektiğini söyler. “Konuşma”, özellikle de merkez bankası başkanının konuşması bu noktada mühim bir simgeselliğe sahip. Bu sebeple de Merkez Bankası Başkanı neden iktisatçı değil sorusu, sahip olunması beklenen bilgi temelli bir “kültürel sermaye” esasında değil, ilişkili olduğu finansal hegemonya ve ideolojik rol düşünüldüğünde “simgesel sermaye” esasında değerlendirilmeli. Bir başka deyişle, eğer para politikası bir “hikaye” ise, merkez bankası başkanı en önemli “hikaye anlatıcısı”dır.

Örneğin, farklı ülkelerdeki merkez bankalarının para politikasından sorumlu kurullarına odaklanan çalışmalar gösteriyor ki, bir kuruldan çıkacak herhangi bir karar kadar, o kararın alınma ve piyasalara aktarılma biçimi de finansal piyasalar tarafından kendi içinde bir mesaj olarak okunur. Yani kurulda alınan kararın desteklenme düzeyi ve merkez bankası başkanının oy rengi, kararın kendisinden bağımsız olarak ayrıca değerlendirilir. Bir başka deyişle, para politikası kurulundan başkana rağmen çıkan bir karar, diğer senaryolara göre farklı bir şekilde fiyatlandırılır. Oysa başkanın simgeselliğini dikkate almazsanız, karar karardır ve bir şekilde çıkmıştır, öyle değil mi?

Sonra alınan kararın kim tarafından kamuoyuna aktarıldığı ayrıca önemlidir; merkez bankası başkanının açıklaması beklenir. Zira Ehrmann ve Fratzscher’in “Explaining Monetary Policy in Press Conferences” başlıklı çalışmalarında belirttiği üzere, toplumsal aktörler mevcut para politikası yöneliminin devam ettiğine dönük bir inancın tazelenmesini isterler, mümkünse başkan tarafından. Para politikasına ilişkin mevcut yönelimlerin devam edeceğine ilişkin güvencenin bu tür simgesel sermayesi yüksek bir pozisyon tarafından kendilerine deklare edilmesi, ikna olmaya duydukları arzunun da yegane tekabülüdür. Merkez Bankası Başkanı -Avrupa Merkez Bankası örneğinde- her para politikası toplantısından 45 dk. sonra basın konferansı düzenler; 44 veya 46 değil, 45 dk. Konuşmanın her aşaması planlanmış ve bir ritüele bağlanmıştır. Konuşma, ani bir enformasyonla başlamaz; Başkan öncelikle tüm katılımcılara “hoş geldiniz” der. Başkanın ağzından çıkan her kelime, gerçek zamanlı olarak finans medyası tarafından aktarılır, yorumlanır, yeniden çerçevelendirilir; her kelimeye denk gelen piyasa tıkırtıları, dalgalanmaları ve sesleri birbirleriyle karşılaştırılır; iki ses birbiriyle konuşturulur. Başkanın konuşması, varsa para politikası kurulu içerisindeki farklı yönelimleri “tek ses” içerisinde eritir ve bu vesileyle yekpare bir kamu alanı tasavvurunu besler. Merkez Bankası Başkanının konuşması, eğer varsa farklı görüşler arasındaki çatlakları, Ben Fine’ın dediği üzere, “yapısal boşlukları” doldurur, para politikasına ilişkin anlamı sabitler. Yineliyorum, “anlam”. Bu vurgu önemli, zira finansal piyasalara yüzünü dönen bir “toplumsal biraradalığın” zemini burası ve bu zeminin inşası uluslararası sermaye akışını sürekli kılmak için de zorunlu bir uğrak. Her hegemonya, ilgili toplumsal uzamda öncelikle kendisine bükülen bir anlamı sabitleyerek işe koyulur. Bu hem bir toplumsal hegemonyanın dilsel olarak nasıl örüldüğünü görmek açısından hem de buna karşı mücadele pratiklerinin yerleşmesi gereken konum açısından oldukça önemli. Bu noktada örneğin, 15 Nisan 2015 tarihinde gerçekleştirilen Avrupa Merkez Başkanı Mario Draghi’nin basın toplantısına yönelik protesto eylemini hatırlayalım. Bir aktivistin, merkez bankası başkanı gibi “sıradan” bir bürokratın konuşmasını kesintiye uğratmadaki hedefi ne olabilir değil mi? Değil.

Zira merkez bankası başkanının konuşması, piyasa belirsizliğini ve toplumsal beklentileri doğrudan etkiler; hem merkez bankası kararlarını, hem piyasa hareketini hem de toplumsal beklentileri orta ve uzun vadede aynı eksende sıralar; toplumsal, politik ve ekonomik aktörleri birbirleri nezdinde öngörülebilir bir hale getirir. Nitekim küresel alandaki paranın yönünü belirleyen ana unsur, bu toplumsal, politik ve ekonomik “öngörülebilirlik”tir. Merkez bankası bütün olarak ulusal alanı, küresel-finansal sermaye için “öngörülebilir” kılmaya yönelir. Bu “öngörme” halinin “pozitivist” bir tınısı var değil mi? Öyle.

Uzatmayayım; zaten uzununu, başka bir yerde uzun uzun yazdım. Şunu da söyleyerek bitireyim: Alex Preda, “The Sociological Approach to Financial Markets” adlı çalışmasında, menkul kıymetlerin ilişkili olduğu maddi süreçler kadar, o menkul kıymetleri sarıp sarmalayan, belli bir yorumlama çerçevesi içine oturtan enformasyon süreçlerinin de değerin yeniden üretilmesinde önemli bir paya sahip olduğunu belirtir. Ancak piyasadaki gürültüyü azaltmak için dolaşıma çıkan bu enformasyon, kendisini dolaşıma sokan aktörlerden yeni bir gürültü yaratmayacak biçimde bir “berraklık” ve “netlik” talep eder. Erdem Başçı’nın politika tercihleri açısından sürekli “karmaşık” sıfatıyla yan yana getirildiğini anımsayalım. Söylenmelidir ki bu netlik, bir yönüyle de sınıfsal bir netliktir. İlla Merkez Bankası Başkanı’nın ‘ne’ci olduğu tartışılacaksa, antropolojiyi, iletişimi, sosyolojiyi ve tabii iktisadı da içine alan bu sınıfsal ilişki hattı boyunca tartışılmalı; ötesi son derece arkaik, tözcü, toplumsal gerçekliğin dinamik ve çoğul katmanlarını anlamaktan uzak bir tavır olur.

Bu Haber Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, halklara ve inançlara saldıran, nefret suçu ve cinsiyetçi söylemler içeren, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.

Editörün Seçtikleri

Video Galeri

Arşivde Ara

Sizehaber'de Hangi Dilde Haber Yayınlansın?

  • Kürtçe
  • İngilizce
  • Diğer
  • Fransızca
  • İspanyolca
  • Almanca

Hava Durumu

Foto Galeri

Piyasa Durumu

DOLAR
r57shellr57shell